Mersin’de insanın macerası çok eski çağlara uzanıyor. Akdeniz’in en sulak ve verimli topraklarından olan Çukurova, toprağı işlemeyi öğrenen insanlığın ilk yerleşim yerlerinden biriydi. Üstelik tarıma elverişli bu ovanın hemen yanıbaşında ormanlar başlıyordu.

Antik çağdaki adı Kilikia olan Mersin de insan yerleşimi Yeni Taş Çağı’na kadar uzanıyor. Henüz Yunanistan, Ege adaları ve Avrupa kıtasında bilinmezken, İ.Ö. 3000 yıllarından başlayarak bakırın ergimesi sırasında kalay katarak sert ve dayanıklı bir alaşım olan bronzu elde eden yöre insanı tarım araçları ve kullanım eşyaları ile silah yapmayı biliyordu.

Mersin

Mersin

Eski Kilikia bölgesini kapsayan Mersin ili bu uzun tarihin ve farklı kültürlerin izlerini taşıyor. Mersin’in ilk kentsel yerleşimi olarak kabul edilen kente ait çok az bulgu var. Höyükte yapılacak arkeolojik çalışmaların hem Mersin ve Kilikia hem de uygarlık tarihini aydınlatmak için önemli bilgiler sağlayacağına inanılıyor. Çok eski tarihsel dönemde önemli bir kent olan Mersin zamanla bu özelliğini yitirmiş. 1800’lü yılların ortalarına doğru yeniden kentleşme başlamış. Bu dönemde yeniden bir liman kenti olan Mersin bereketli Çukurova’nın ve karayolu ile bağlı olduğu İç Anadolu’nun tarım ürünlerinin Avrupa’ya ihraç edildiği kent olarak önem kazanmış.
Mersin Müzesi

Kent merkezindeki Kültür Merkezi’nin doğu cephesindedir. Arkeolojik ve etnografik eserler üç ayrı salonda teşhir edilmektedir.
Taş eserlerin sergilendiği birinci salonda Roma dönemine ait mermer insan başları, heykel ve steller ile anforalar yer almaktadır. Pişmiş kilden (Terracota) yapılmış terliksi formdaki mezarlar, Pompeipolis antik kentinde bulunmuştur.
İkinci salonda Anadolu’nun en eski yerleşim merkezlerinden Yumuktepe ve Gözlükule kazılarından çıkarılan Yeni Taş, Bakır Taş ve Eski Tunç dönemlerine ait eserler sergilenmektedir. Bunlar iki kulplu kaplar, ikili, üçlü, dörtlü sepet kulplu fincan şekilli kaplar, gaga ağızlı testiler ve çeşitli boyalı kaplardır. Ayrıca Eski Tunç, Urartu, Helenestik, Roma ve Bizans dönemlerine ait çeşitli çanak, çömlek, cam ve bronz eserler, bronz, gümüş ve altın sikkeler bu salonda sergilenmektedir.
İ.Ö. ikinci bine ait kurşun figür, Hitit İmparatorluk dönemine ait mühürler dikkat çeken eserlerdir. Hayvan başlı gümüş, Urartu bilezikleri ve çeşitli dizi boncuklar, klasik ve Helenestik Çağ’a ait Lechyos, Kylix ve Sigilatalar ile Roma dönemine ait çeşitli form ve büyüklükteki cam eserler, altın diadem ve küpeler sergilenmektedir.

Mersin Müzesi

Mersin Müzesi

Etnoğrafik eserlerin bulunduğu üst kattaki üçüncü salonda; gümüş süs eşyaları, tesbihler, işlemeli kadın elbiseleri, peşkirler, ağaç ve bakır eşyalar, kilimler, nazarlıklar ile tabanca, kama ve barutluklar yer almaktadır. Müze bahçesinde ise çeşitli dönemlere ait taş eserler ile Pithoslar sergilenmektedir. İçel müzesinde 999 sikke ve 446 etnografik eser bulunmaktadır.

Mersin Refah Şehitleri Anıtı

İkinci Dünya Savaşı sırasında İngiltere ye sipariş edilen 4 Muhrip, 4 Denizaltı, 12 Çıkarma Gemisi, 4 Uçak Filosunu getirmek üzerede Benjamen Benzilay isimli Şirkete ait REFAH GEMİSİ ile Subay, Astsubay, Er ve öğrenciden oluşan 199 kişilik personel 23.06.1941 günü saat 17.30 da Mersin den Port-Sait e hareket etmiştir. Beş saat süren bir yolculuktan sonra Karpat Burnu yakınında Gemi torpillenmiş ve kısa bir süre sonra da batmıştır. Faciadan sadece 4 deniz, 5 hava subayı, 15 Astsubay, 5 Er, 3 gemi personeli kurtulabilmiştir. 167 kişi şehit olmuştur. Bu Anıt, Ordumuzun en seçme kahraman şehitlerinin anısına faciadan 31 yıl sonra 1972 yılında Atatürk Parkına konulmuştur.

JAPONYA daki TÜRK ŞEHİTLERİ ANITI
Japonya nın Kushimoto kentinde Türk şehitleri için dikilmiş bir anıt vardır. Bu anıtın kardeşi de Mersin deki “Refah Şehitleri” anıtıdır.
Osmanlı Sultanı II.ABDÜLHAMİT in emriyle imparator LEİJİ ye şeref nişanı sunma görevini tamamlayan Türk Heyeti, başta Büyükelçi Osman Paşa olmak üzere Ertuğrul Fırkateyni ile Türkiye ye dönmek üzere yola çıkmıştır. Ancak geri dönüş seyri sırasında Kumano Denizinde patlayan fırtına Ertuğrul Fırkateynini, Kaşinozaki Feneri civarında Funaköra kayalığına doğru sürüklenir. Ertuğrul Fırkateyni denizciler tarafından “Deniz Şeytanı” diye adlandırılan bu kayalara çarparak ortadan ikiye ayrılır ve batar. Bu deniz kazasında Osman Paşa ile birlikte 580 Türk Denizcisi hayatını kaybeder. Kurtulan 69 kişi, azgın deniz ve dalgalarla mücadele ederek yakındaki bir fener adası olan KAŞİNO ya çıkarlar ve halktan yardım isterler. Gece yarısı, fırtınalı bir havada ve hiçbir kurtulma imkanı bulunmayan bu küçük adanın halkı, kurtulan denizcileri kendi imkanlarıyla tedavi ederler. Daha sonra yapılan arama ve kurtarma çalışmalarında bulunan cesetler, kazada kurtulan Haydar ismindeki bir Türk subayının da katılımıyla Funaköra kayalığına nazır bir mevki olan Kasinozaki tepesinde defnedilir. Ancak başta Osman Paşa olmak üzere, 352 Türk Denizcinin naaşları, halen vatanlarından binlerce kilometre uzakta, Kaşino da denizin dibindedir. Japon İmparatoru Showa olayın vuku bulduğu mahalde bir anıt yapılmasını emretmiş ve 1937 yılında da bu anıt dikilmiştir.
Bu olay, TÜRK ve JAPON Milletleri arasında yakınlaşmaya bir vesile olmuş ve şehitlerin anılması maksadıyla KUSHIMOTO Kasabası ile TÜRKİYE arasında temaslar başlamıştır. Bu kapsamda olarak, Ekim 1964 te KUSHIMOTO Kasabası ile YAKAKENT Kasabası kardeş şehir olmuş, daha sonra 1994 te de MERSİN ile Kardeş Şehir anlaşması imzalanmıştır.

Eski Cami

Çarşıbaşındaki Kilisenin 1102 yılında St. Paul Katedrali olarak yapıldığı söylenmektedir. Roma sitilinde kalın ve yüksek duvarları, iç kısmı geniş, dışa bakan tarafı dar, derin pencereleri ve kalın sütunları ile dikkat çekicidir.
1415 yılında Ramazanoğlu Ahmet Bey tarafından onarılarak camiye çevrilmiştir. Bazı kaynaklarda Ortaçağın başlarına ait bir Ayasofya Kilisesinden söz edilir ve Papanın elçisi Mainz Piskoposu Konrad Von Wittelsbachın 6 Ocak 1198 de burada, Ruppenlerden l.Leon u Ermeni Kralı olarak tanıdığı ve taç giydirmiş olduğu anlatılır.
1704 de Tarsusa gelen P.Lucas da burada bir Grek ve bir Ermeni Kilisesinden söz ederek Ermeni kilisesinin Paulusun kendisi tarafından inşaa edildiğini belirtir.
1851 yılında Tarsusa gelen V.Langlois de bu kiliseyi ziyaret etmiştir.

Roma stilinde kalın ve yüksek duvarları, iç kısmı geniş,dışa bakan tarafı dar,derin pencereleri ve kalın sütunları dikkat çekicidir. Kilisenin bahçesine batı yönde bulunan ve cephesi oldukça süslü bir kapıdan girilir. Yapı bu bahçe içerisinde yaklaşık 460 m2.lik bir alanı kapsamaktadır. Kesme taşlarla inşaa edilen yapının dış uzun cephelerinde kör kemerler bulunmaktadır. Batıdaki ana kapıdan girilen salonun genişliği 19.30 m. uzunluğu 17.50 m. dir. Girişin sağında ve solunda birer yarım plaster sütun ve bu sütunların hizasında salonu üç sahına (nef) ayıran, ikişerli iki sıra halinde dört serbest sütun yer alır. Kuzey ve güney duvarlarda da yine yarım sütunlar bulunmaktadır. Aslında bu sütunlar gri renkli granit olup, antik çağ yapılarına ait olmaları muhtemeldir. Orta salonun genişliği 12.60 m. olup, üzeri tonozludur. Tavanın merkezine rastlayan bölümde,ortada Hz.Isa olmak üzere doğuda Yohannes ve Mattaios, batıda Marcos ve Lucas ın freskleri bulunmaktadır. Yapının kuzey-batı köşesinde ise bir çan kulesi yer almaktadır.
Yapı ve çevresi oldukça büyük bir restorasyon görmüş, çevre düzenlemesi ve istimlak ile düzenlenmiştir.

Kubat Paşa Medresesi

1557 Yılında Ramazanoğullarından Kubat Paşa tarafından açık avlulu medrese olarak yaptırılan Kubat Paşa Medresesi, 1966 ylında restore edilmiştir.
Tarsus Müzesi bu medresede hizmet vermektedir.
Müzede 5.234 adet Arkeolojik, 1.639 adet Etnoğrafik ve 26.841 adet sikke olmak üzere toplam 33.734 adet eser bulunmaktadır.
Eserler Paleotik, Kalkolitik, Eski Tunç, Hitit, Urartu, Grek, Roma, Bisans, Selçuklar, Osmanlı devletine aittir.

Ulu Cami

Cami-i Nur adıyla anılan ve bulunduğu semte de Cami-Nur ismini veren bu cami, Tarsus merkezinde yer alan Türk-İslam sanatının önde gelen eseridir. 1579 yılında Ramazanoğullarından Piri Paşanın oğlu İbrahim Bey tarafından yaptırılmıştır. Selçuk-Osmanlı uslubunda tek şerefeli minaresi olan cami Sen Piyer Kilisesi kalıntılarının üstüne yapılmıştır.
Yapıda tümüyle kesme taş kullanılmıştır. 47X13 m. boyutlarında dikdörtgen plana sahip caminin iç avlusu 10 m. yüksekliğinde, 7.20 m. genişliğinde olup, doğu, kuzey ve batı bölümlerini kapsayan 14 mermer sütunun taşıdığı revak vardır. Avlu taş levhalarla kaplı olup, ortada ( H.1323 ) tarihli onarım kitabesi bulunan bir şadırvanı mevcuttur.
Camiye kuzey yönünden abidevi portalla girilir. Bu portal Memlük mimarı özelliklerini taşıyan siyah beyaz mermerlerle süslüdür. Son cemaat yeri, doğu-batı doğrultusunda 14 adet baklava dilimli sütunların taşıdığı orijinal kiremitlerle örtülü 16 kubbeden revaklı ve 5 kapılı avlu yer alır.
Caminin iç mekan sütunları “İran Kemeri” adı verilen yarı sivri kemerlerle birbirine bağlanmıştır. Caminin minber, mihrap ve müezzin mahfili mermerden yapılmıştır.
Caminin doğu bölümünde ayrı mekanda Hazreti Şit ve Lokman peygamberlerin makamları ve Abbasi Halifesi olan ve Pozantı’da 833 ( H.218 ) yılında ölen Me’mun’un kabri bulunmaktadır.
Cami Adana Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulunun 01.11.1990 gün ve 696 sayılı kararı ile tescil edilmiştir.

St. Paulus Kilisesi

Şehrin güneyinde Ulu Cami Semtinde bulunan ve Aziz Paul a adanan yapının, M.S. 11-12. yy.larda inşa edildiği tahmin edilmektedir. 1993 yılında koruma altına alınarak, Anıt Müze olarak açılmak istenmişse de, kilisede dış ve iç mekan restorasyon çalışmaları aşamalı olarak devam etmektedir.

Kilisenin kuzey doğu köşesinde çan kulesi yer almaktadır. Tavanın merkezinde Hz. İsa, Yohannes, Mattios, Marcos ve Lucas ın freskleri bulunmaktadır. Orta nefte yer alan pencerenin iki yanında bir manzara ve melek tasvirleri yer alır.

1992-93 yıllarında Aziz Paul Kilisesinde Vatikan tarafından Aziz Paul Sempozyumu ve Ayini düzenlenmiştir. Hıristiyanlar, Aziz Paul Anıt Müzesini düzenli olarak hac amaçlı olarak ziyaret etmektedirler.

Cambazlı Kilisesi

Adamkayalar’dan sonra Hüseyinler Köyünden geçilip Cambazlı Köyüne varılır.
Cambazlı’nın helenistik, Roma ve Bizans dönemlerinde önemli bir yerleşim merkezi olduğu Uzuncaburç (Diocaesarea) ve Ura (Olba) ile Kızkalesi’ne (Corycus) döşeme antik bir yolla bağlantılı olmasından ve günümüze kadar gelebilmiş zengin kalıntılarından anlaşılmaktadır.
Burada, kaya mezarlarının yanısıra birer küçük mabedi andıran anıtmezarlar, lahitler, sarnıç ve özellikle köyün girişinde bulunan kilise görülmeye değer tarihi kalıntılardır.
Cambazlı Kilisesi, benzerleri arasında orijinal özelliklerini korumuş en iyi durumdaki örneklerden biridir. Kuzey cephesi tamamen kapalı olan yapının içindeki iki sütun dizisinden sağdaki Korint başlıklı bütün sütunlarla bunların üstünde sıralanan galeri sütunları ayaktadır. V. yüzyıla ait 20 m X 13 m ölçülerindeki kilisenin apsisi ve tüm duvarları sağlamdır.

Tyche Tapınağı Fortuna

Sütunlu caddenin bitimindeki Şans Tapınağı M.S I. yüzyılın ikinci yarısında yapılmıştır.
Bugün beşi ayakta olan, 6’şar metre yüksekliğindeki yekpare granit 6 sütunun taşıdığı arşitravdaki kitabe, tapınağın kentin soylularından Oppius ile eşi Kyria tarafından yaptırılıp kente hediye edildiğini bildirmektedir.

Zeus Tapınağı

Üç ayrı dönemde hizmet vermiş olan bu tapınak tanrıların babası Zeus’un dev ejderha Typhon’a karşı kazandığı zaferin bir simgesi olarak yapılmıştır.
Kuzey yan duvarının doğusundaki taşlarda Helenistik ve Roma dönemlerinde görev yapmış 130 din ve devlet adamının isimleri kazınarak yazılmıştır. Bu bilgiler ışığında, tapınağın geç Helenistik veya erken Roma döneminde yapılmış olduğu düşünülebilir.
Hristiyanlık döneminde tümüyle yıkılarak, kendi taşları ile kiliseye çevrilmiştir.
Kimin adına ve ne zaman yapıldığı kesin bilinmeyen kilise en erken IV. yüzyıl en geç V. yüzyıldan kalmadır.

Aya Tekla Meryemlik

Taşucu yolu üzerinde 4. Kilometreden sağa dönülüp 1 km gidildiğinde Hristiyanlığın en eski ve en önemli merkezlerinden biri olan Meryemlik e varılır.
Meryemlik’in tarihi Azize Tekla’nın buraya gelişi ile başlar. İsa Peygamber’in havarilerinden St. Paul’ün vaazlarından etkilenen 17 yaşındaki Tekla kendini Hristiyanlık dinine adar. St. Paul’ün bu değerli öğrencisi Konya ve Yalvaç’ta Hristiyanlığı yaymak için propaganda yaparken paganların baskılarına maruz kalıp, öldürüleceğini öğrenince kaçıp Seleucia’ya gelir ve sonradan kiliseye çevrilen bir mağarada saklanır. Sığındığı mağaradan yöredeki insanlara çok tanrılı dine karşı Hristiyanlık inancını yayarken mucizeler yaratarak hastaları da iyileştirir. Yine öldürüleceği bir sırada bu mağarada kaybolduğuna inanılır.
Aya Tekla’nın içinde yaşadığı mağara onun kayboluşundan sonra Hristiyanlarca kutsal sayılmış, ta ki bu din M.S 312 yılında serbest bırakılıncaya kadar gizli bir ibadet yeri olarak kullanılmıştır. Bu mağara daha sonra IV. yy’da kiliseye dönüştürülmüştür.
Hristiyanlığın resmen kabulünden sonraki dönemlerde birçok yapı ile bezenen Meryemlik’te Mağara Kilisesinden başka, bu mağaranın üzerinde bugün sadece apsisinin bir bölümü ayakta kalan Azize Tekla Kilisesi, imparator Zenon tarafından Aya Tekla’ya ithafen yaptırılan kilise ile Kuzey Kilise, hamam, birçok sarnıç, mezarlıklar ve şehir suru kalıntıları günümüze kadar gelmiştir.

Roma Tapınağı

Şehir merkezinde bulunan ve doğu ile güney yanlarındaki sütun tabanlıkları orijinal şekilde korunmuş olan tapınağın uzun kenarında 14’er, kısa kenarında 8’er sütun bulunmaktaydı. Ancak, her biri 10 m boyundaki Korint başlıklı bu sütunlardan bugün sadece biri ayakta kalmış olup 3 tanesi de yıkılmış durumda yerdedir.
1980 yılında Kültür Bakanlığı’nca başlatılan kazı çalışmaları aralıklarla devam etmektedir. M.S II. yy’da yapılmış olduğu anlaşılan tapınak V. yy’da planında önemli değişiklikler yapılarak kiliseye dönüştürülmüştür.
M.S V. yüzyıldada yaşamış tarihçi Zosimos;
“Tapınak, ovadaki ürünlerine musallat olan çekirgelerden kurtulmak için Güneş ve Sanat Tanrısı Apollon’dan yardım isteyen ahali tarafından, çekirgeler Apollon’un gönderdiği kuş sürüsünce yok edilince O’na bir şükran ifadesi olarak yaptırılmıştır” diyorsa da Zeus adına yaptırıldığı da söylenmektedir.

Alahan Manastırı

Evliya Çelebi’nin “Ustasının elinden yeni çıkmış gibi duruyor” diye anlattığı Alahan Manastırı Karaman karayolu üzerinde, Mut’un 20 km. kuzeyinde, orman ürünleri deposunun yanından sağa sapılan ve 4-5 km. içeride Geçimli ( Malya ) köyü civarındadır. 1000-1200 m. yükseklikte ve Göksu Vadisine bakan dik bir yamaca oturtulmuştur.
Hristiyanlığın Kapadokya ve Likonya (Konya)’ da yayılması sırasında bu yeni dini kabul edenlerin takibe uğraması, inanmayanlar tarafından öldürülme korkusu, Hz. İsa’ya inananları dağlık bölgelerdeki mağara kaya oyuklarında ibadete zorlamıştır. İsa’nın havarilerinden St. Paul ve yine Tarsus’ta yaşamış Hristiyan öncülerinden Barnabas 441 yılında Hıristiyanlığı yaymak için Konya-Kapadokya ve Antalya-Antakya’ya kadar maceralı yolculuklar yapmıştır. İşte bu iki Hristiyan Aziz’in gezileri sırasında konakladıkları her yerde anılarına mabetler yapılmıştır. Alahan Manastırı bunlardan biridir. 440-442 yıllarında yapılmış olduğu tahmin edilen Alahan Manastır Külliyesi, Batı Kilisesi, Manastır, Doğu Kilisesi, kayalara oyulmuş keşiş odacıkları ve çevredeki mezarlardan oluşmaktadır. Kilise binaları, Ayasofya Müzesi ile ortak mimari özellikleri taşımaktadır. Süslemesinde usta bir taş oymacılığı görülür. İlk kilise korint başlıkla iki dizi sütunla üç nefe ayrılmıştır. Narteksten ana mekana geçilen kapının atkı ve yan dikmeleri kabartmalarla süslüdür. St. Paul, St. Pierre figürlerinden başka bir çelengi taşıyan altışar kanatlı Cebrail, Mikail’in simgesel yaratıkları ezişi, kükreyen aslan, kartal ve öküz sembolleri, incil yazılarının tasvirleri, üzüm salkımları, asma yaprakları ve balık motifleri zengin bir şekilde tasfir edilmiştir.
Kiliselerin doğusundaki geniş avlunun güneyinde dinsel törenlerin yapıldığı dehliz, 11 m. uzunluğunda kemerli ve sütunlu bir galeri şeklindedir. Galerinin ortasında kalabalık kabartma süsleme ile her yanı işli büyük bir niş bulunmaktadı. Galeride apsisli vaftizhane ve karşısında Alahan Manastırının en görkemli yapısı olan mezarlar bulunmaktadır. Bu mezarların kuzey duvarı kayaya yontulmuş, üst örtüsü yoktur. Ana nefin ortası ilginçtir. Burası paye ve sütunlara oturan dört kemerle örtülü kare planlı bir kule biçimindedir. Kuli yukarıda sekizgene dönüştürülmüştür. Kapı çerçevesi süslüdür.
Alahan Manastırının Mezarlarından birinin kitabesinde şöyle yazılmıştır. “Burada çok mümtaz, Flavius Severinus ve Flavius Cadalaippus’un Konsüllüğünden sonra İndictio’nun 15. Senesinin 13 Şubatında Mukaddes oruçlarının ilk haftasının Salı günü ölmüş olan hatırası mukaddes kurucu T………… yatıyor.”
Ayrıca, Maya Köyü yakınlarında vade içinde ve yeraltında kırmızı ve yeşil boyalı “Renkli kilise” vardır. Bu kilise yeni gibi görünmektedir.

Bozyazı Kilise Burnu

Bozyazı’nın doğusunda, Ayak Köyü sınırları içerisinde bulunan ve halkın Kilise Burnu olarak adlandırdığı sit alanında, sur kalıntıları içerisinde bir sarnıç, bir kilise ve diğer yapı kalıntıları ile surların dışında ikisi yanyana, biri oldukça sağlam olmak üzere İ.S. I. ve II. yüzyıllara ait mezarlar bulunmaktadır.
Antik örenyeri, mevcut dokusuyla Geç Roma, Erken Bizans özelliklerini taşımaktadır.

Kırkkaşık Bedesteni

Tarsus İlçesi Merkezinde, Ulu Caminin hemen yanında bulunmaktadır.
Bedesten Ramazanoğullarından Piri Paşa’nın oğlu İbrahim Bey tarafından 1579 tarihinde Ulu Cami ile birlikte yaptırılmıştır. Medrese ve imarethane olarak kullanılmış olup tarihi bir değere sahiptir. Dikdörtgen plana sahip yapı, kesme taştan yapılmıştır. Üzeri beş adet kubbe ile örtülüdür.
1960-1961 yıllarında büyük bir onarım görmüş ve kapalı çarşı olarak kullanıma açılmıştır. Şu anda dükkan olarak kullanılan 18 oda mevcuttur.
Yapıya doğu, batı ve kuzeybatıda bulunan kapılardan girilmektedir. Giriş kapıları beşik tonozludur.

 

Yedi Uyurlar Mağarası

Tarsus un kuzeybatısında 14 km. uzaklıkta Dedeler Köyündedir. Kuran-ı Kerim de Kehf Suresinde sözü edilen bu mağara Müslüman ve Hristiyanlarca kutsal sayılır. Mağaraya 15-20 merdivenle inilir.
Eshab-ı Kehf Mağarasına ait bir efsane şöyledir.

Mitolojik tanrılara inanışın, gücünü kaybettiği dönemlerde, tek Tanrıya inandıkları için eziyet edilmekten kaçan Hristiyan dinine mensup Yemliha, Mekseline, Mislina, Mernuş, Sazenuş, Tebernuş ve Kefeştetayuş adında yedi genç, Putperestliğe dönmeyi kabul etmediklerinden Rum Hükümdar Dakyanus un huzuruna çıkarılmışlar. Bu hükümdar, Putperestlik dinine bağlı kalmalarını, aksi takdirde kendilerini öldürteceğini söyleyerek birkaç günlük zaman vermiş. Köpekleri Kıtmir ile birlikte bu yedi genç ölümden kurtulmak için verilen süreden fayadalanarak kaçmışlar ve bu mağaraya sığınmışlar. Allah tarafından kendilerine 300 yıl süre bir uyku verilmiştir. İlk uyanan, yiyecek almak için kente gider ama, elinde bulunan zamanı geçmiş para yüzünden yakalanır. Yakalayan parayı nerede bulduğunu ve oraya götürülmesini ister. O da yalnız olmadığını yedi arkadaşıyla beraber mağarada kaldığını söyler. Onunla birlikte mağaraya geldiğinde yedi yavru kuşun tünediği bir yuvadan başka bir şey görmemiştir.

Bu nedenle burası Yedi Uyurlar Mağarası diye de anılır.
Halk arasında ziyaret dağı olarak bilinen dağ, konik biçimi ve topoğrafik görünümü itibariyla doğal bir özellik arz eder. Mağara 300 m2 büyüklüğünde 10 m yüksekliğindedir. Mağaranın içinde 3 tünel mevcuttur.
Eshab-ı Kehf Mağarasının yanına Osmanlı Padişahı Abdulaziz tarafından 1873 yılında bir mescit yaptırılmıştır.

Astım Mağarası – Dilek Mağarası

Cennet çöküğünün 300 m. güneybatısındadır. İçine helezonik demir bir merdivenle inilir. Birbirine bağlantılı, toplam uzunluğu 200 metreyi bulan galeriler çok ilginç şekilli dev sarkıt ve dikitlerle süslüdür.
İçi ışıklandırılmış olup, mağaranın astımlılara iyi geldiğine inanıldığı ve içinde dilek tutulduğu için Astım – Dilek Mağarası denmiştir. Mağarada sıcaklık ortalaması 15 derece santigrat olup, nem oranı yazın %85, kışın %95’e ulaşır.
Cennet ve Cehennem çökükleri ile Astım – Dilek Mağarası çevresindeki ağaç ve çalı dallarına burayı ziyarete gelenler dilek dileyip bez parçası bağlarlar.

Cennet Cehennem Mağarası

Cennet Çöküğü
Bir yeraltı deresinin yolaçtığı kimyasal erozyonla tavanın çökmesi sonucu meydana gelmiş büyük bir çukurdur. Elips biçimindeki ağız kısmı çapları 250 m ve 110 m olup derinliği 70 metredir. Çökük tabanının güney ucunda 200 m uzunluğunda ve en derin noktası 135 m olan büyük bir mağara girişi ve bu mağaranın ağzında küçük bir kilise vardır.
Kilisenin giriş kapısı üzerindeki 4 satırlık kitabede, bu kilisenin V. yüzyılda Paulus adında dindar bir kişi tarafından Meryem Ana’ya ithafen yaptırılmış olduğu yazılmaktadır. Cennet çöküğünün içine her biri oldukça geniş 452 basamaklı taş bir merdivenle inilir. Kiliseye 300. basamakta varılır. Kiliseden sonraki mağaranın bitim noktasında mitolojik bir yeraltı deresinin sesi duyulur.

Cehennem Çukuru
Cennet çöküğünün 75 m. kuzeyindeki Cehennem çukuru da Cennet çöküğü gibi oluşmuştur. Ağız çember çapları 50 m ve 75 m, derinliği 128 metredir. Kenarları içbükey olduğu için içerisine inmek mümkün olmamaktadır.
Mitolojiye göre;
Zeus, alevler kusan yüz başlı ejderha Typhon’u buradaki bir kavgada yendikten sonra, onu Etna Yanardağı’nın altına sonsuza dek kapatmadan önce bir süre Cehennem çukurunda hapsetmiştir.

Çukurpınar Mağarası

Anamurun kuzey batısındaki Çamurlu yaylasından sonra 4 saatlik bir yürüyüşle 1890 m. yükseklikteki Çukurpınar adlı düden mağaranın ağzına gelinir. Çukurpınar mağarası dünyanın en derin mağarası olan Fransa’daki mağaradan sonra ikinci sırayı alır.
BUMAK ekibi 1420 metreye kadar keşiflerini tamamlamışlardır. Araştırma ekibi bu doğa harikasını keşfettikçe bulunan yerleri özelliklerini dikkate alarak bölümlere, ışıltılı, kurnalı galeriler, zümrüt, sarkaçlı, derin göl, basamaklı, sanat gölü gibi adlar koymuşlardır.
Çukurpınar mağarasında biriken sular duru pınar olarak Sugözünde ortaya çıkar ve Dragon çayına karışır.
Çukurpınar mağarası alp’in kıvrılmasından etkilenmiş horizontel diskordan olarak miyosen denizinde çökelmiş kalker içinde bulunan düden oluşumlu aktif bir mağaradır.
Abanoz yaylasındaki suyun gözü olarak bilinen Bicikli mağara sarkıt ve dikitlerden oluşur.
Anamur’un 500 m. kuzey doğusunda bulunan Buğu mağarasına diaklaz (çatlak)tan girilir. Mağara içi fosil konumunda olup, küçük bir salondan oluşur.

Aynalıgöl Mağarası – Gilindire Mağarası

1999 yılında, Aydıncık’ın doğusundaki Gemi Durağı Mevkiinde çobanlar tarafından bulunmuştur. Giriş ağzı deniz düzeyinden 46 m. yukarıda bulmaktadır.
Toplam uzunluğu 555 m. olan dünyanın belki de 8. harikası sayılabilecek bu mağaranın içi, her türden damlataş oluşumları (sarkıt, dikit, sütun, duvar ve perde damlataşları, akma taşlar, mağara iğnesi) ile kaplıdır. Dev boyutlara ulaşan ve görünümleri son derece güzel olan bu damlataşlar, genişliği yer yer 100 m., tavan yüksekliği 18 metreye ulaşan ana galeriyi çok sayıda salon ve odaya ayırmıştır.
Gilindire Mağarası’nın sonunda genişliği 18-30, uzunluğu 140, tavan yüksekliği 35-40, derinliği 5-47 metre olan büyük göl bulunmaktadır. Gölün kenarında sarkıt, dikit, sütun ve mağara iğneleri yer almaktadır. Göl, deniz ile aynı düzeydedir ama deniz seviyesinden 47 m. daha derin olup ayrıca denizden yatay olarak 240 m. uzaktadır. Gölün ilk 10 metresinde acı su, sonraki derinliklerde de tuzlu su yer almaktadır. Göl içerisinde sıcaklık hemen hemen aynıdır. Gilindire Mağarası’nın çok sıcak ve nemli bir havası vardır. Giriş ağzının dar ve basık olması nedeniyle, dışarıyla hava alış verişinin olmadığı mağaranın bu havası yaz ve kış mevsiminde önemli bir değişikliğe uğramamaktadır.

Bac Köprüsü

Modern Tarsus kentinin doğusunda bulunan Justiniaus köprüsüne halk tarafından eskiden şehre girişte alınan Bac Vergisinden dolayı Bac Köprüsü denilmektedir.
Adana-Ankara karayolunun Tarsus girişinde ve kuzeyindedir. Berdan (Tarsus) Çayı üzerindeki köprü, VI. yüzyılda Bizans imparatoru Justiniaus tarafından yaptırılmıştır.
Birkaç kez ve en son olarak 1978 yılında restore edilmiştir.
Eski dönemlerde köprüden geçme paralı olduğundan bu köprüye vergi anlamına gelen Bac adı verilmiştir.

Taşköprü

Şehir merkezinin ortasından geçen Göksu (Kalykadnus) Nehri’nin üzerindedir.
M.S 77 – 78 yıllarında Kilikya Valisi L.Octavius Memor tarafından dönemin imparatoru Vespasianus ve oğulları Titus ile Domitianus adına yaptırılmış olduğu 1870 yılında yapılan bir onarımda bulunan taş kitabeden anlaşılmaktadır.
Yedi gözü bulunan ve Roma uygarlığı örneklerinden biri olan Taşköprü, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde onarım görmüştür.

Anamur Ala Köprü

Anamur Ermenek karayolunun 16. km. sinde Dragon çayı üzerinde yer alır. Yazıtı bulunmayan köprünün 14. yüzyışdada Karamanoğulları tarafından Akdeniz’e ulaşmak için yapıldığı bilinmektedir.
Ala Köprü, çevresindeki bitki örtüsünün yarattığı değişik ve etkili havayı bozmayan, doğal güzelliklerle bütünleşme başarısını gösteren bir mimarlık harikasıdır. Ana kemerin yapısı çok önemli bir işçilik ve sağlam traverten malzeme ile başlı başına bir özellik ve değer arz eder.
Köprü üzerinden bu gün dahi ağır tonajlı araçlar geçebilmektedir.

Kızkalesi

Erdemli Korikos sahil kalesinin 200 m. açığındaki küçük adacık üzerindeki kaleye Kız Kalesi denir.
Büyük bölümü ayakta olan Kızkalesinin kuzey ve güney uçları sekiz kuleyle korunmuştur. Kalenin dış çevre uzunluğu 192 m. dir. Kızkalesi ile sahildeki kale denizden bir yolla bağlanmış, denizden gelecek saldırılara karşı önlem alınmıştı. Karamanoğlu İbrahim Bey tarafından 1448 yılında onarılan Kızkalesi bugün İçel turizminin sembolü haline gelmiştir.
Kızkalesi Efsanesi
Korikos’ta yaşayan Krallardan biri, bir kız çocuğu olsun diye gece gündüz Tanrıya yakarmaktadır. Sonunda dileği yerine gelir ve kız büyüdükçe güzelliği ve yardımseverliği ile herkesin sevgisini kazanır. Günlerden bir gün kente bir falcı gelir. Kral onu saraya çağırtır, kızının geleceğini öğrenmek ister. Falcı prensesin eline bakınca irkilir ama bir şey söylemez. Kral zorlayınca, Kralım Kızınızı bir yılan sokacak, bu yazgıyı hiçbir şey bozamayacak, siz dahi engel olamayacaksınız deyip oradan ayrılır. Kral, kıza birşey söylemez ama düşüncelere dalar. Sonunda kıyıya yakın üçük bir adacık üzerinde, ak taşlardan bir kale yaptırmaya karar vererek kaleyi yaptırır ve kızını buraya kapatır. Olan biteni bilmediğinden kızı üzülmekte, günden güne eriyip gitmektedir. Günün birinde saraydan kaleye gönderilen bir üzüm sepetinin içinden çıkan bir yılan kızı sokar ve öldürür.

Karaduvar

Kalıntıları Mersin kentinin doğusunda olan bu antik yerleşim yeri için Strabon, Aristobulos u kaynak göstererek, Asur Kralı Sardanapal ın Tarsus ile birlikte Anchiale yi bir gün içinde inşa ettiğini yazar.
Gezgin Coğrafyacı bu abartılı bilgi nakline devamla, Sardanapal ın mezarının burada olduğunu ve sağ elinin parmaklarını şaklatır durumda bir taş heykelinin bulunduğunu ve Asur dilinde yazılmış bir kitabede Anakyndarakes oğlu Sardanapal, Anchialeyi ve Tarsosu bir günde kurdu. Ye iç neşelen, çünkü diğer şeyler bundan daha değerli değildir şeklindeki metnin, parmakların anlamını açıkladığını söyler.
Anchiale, M.Ö 333 tarihinde Pers Kralı 3. Darius ile yapmış olduğu issos savaşından hemen önce Alexander tarafından alınmıştı.

Burada su kemerleri, yapı kalıntıları, bir höyük, Romalılardan kalma Mozaikli bir hamam kalıntısı vardı.

Tarsus Şelalesi

Tarsus ilçe merkezinin kuzeyinde Berdan ( Kydnos ) Çayı üzerindedir. Berdan nehrinin bu bölümünde nehir suyu 4-5 metrelik bir yükseklikten dökülerek şelale meydana getirmektedir. Romalılar döneminde şelalenin bulunduğu alan nekropol ( mezarlık ) olarak kullanılmıştır.
Şelalenin bulunduğu alanda konalemera yapıya sahip kayalara oyularak yapılmış mezarlar nehrin akış yükseltisi altında ortaya çıkmasından sonra oldukça tahrip olmuş durumdadır.

Tarsus Kleopatra Kapısı

Kleopatra Kapısı, Tarsus’un girişindedir. Bizans Döneminde inşa edilen kent surlarının Dağ Kapısı, Adana Kapısı ve Deniz Kapısı bulunuyordu. Evliya Çelebi Seyahatnamesinde Tarsus’u anlatırken bu kapı için iskele kapısı ismini takmıştır.
Kapının yapımında Horasan harcı kullanılmıştır. Kapının kenarı at nalı şeklinde ve yerden yüksekliği 6.17 m. derinliği ise 6.18 m. dir. Tarsus’un 18. Yüzyıl sonlarına kadar oldukça sağlam üç kapılı surları, 1835 yılında Mısırlı İbrahim Paşa tarafından yıktırılmış ve sadece iki ayak üzerinde tek kemerli deniz kapısı kalmıştır.
Mısır’ın ünlü kraliçesi Kleopatra’nın sevgilisi Romalı General Antonius ile Tarsus’da buluşmak üzere geldiklerinde, o zamanın limanı olan Gözlü Kulede büyük bir törenle karşılanmışlar ve Deniz Kapısından şehre geldiği söylenir. Bu nedenle Deniz Kapısına Kleopatra Kapısı da denir.

Tarsus Gözlükule Höyüğü

Neolitik Çağda (M.O 5000) toprak tepe üzerinde kurulmuş en eski medeniyeti yaşamasıyla Anadolu kültürüne ışık tutan önemli yerleşim merkezlerinden biridir. İlk çağda Tarsus limanı olarak kullanılmıştır. Şehrin güneydoğusunda bugün park olarak ağaçlandırılmış 300 m. uzunluğunda ve 22 m. yüksekliğinde bir höyüktür.
Burada 1934-1938 ve 1947 yıllarında Hetty Goldman tarafından yapılan Arkeolojik kazılarda, Neolitik dönemden İslam dönemine kadar çeşitli yapıtlar bulunmuştur.
Neolitik döneme ait, sıva parçaları, opsidon araç ve gereçler, ok uçları, küçük mızraklar, seramikler,
Kalkolitik döneme ait içerisinde ölülerin gömüldüğü küpler, testi ve çömlekler, aynı mimari tarzda yapılmış üst üste ev tabanları, Tunç dönemine ait Tunç silahlar, mühürler, dörtgen planlı taş ve kerpiç evler gibi ilk mimari kalıntıları bulunmuştur.
Bu çağda kentleşme ve sınıflaşma ortaya çıkmış, kent yangından sonra surlarla çevrilmiştir.
Hitit döneminde Kuziwatna Kralı Isput Ahşu ile Hitit Kralı Telepinus arasında yapılan anlaşmanın küçük bir bölümü, Gözlükule de bu anlaşmayı yapan İsput Ahşu nun çevresi çivi ile yazılı, ortası Hiyeroglif bir mühür, Hitit kralı 3. Hattuşil’in karısı Hepa’ya ait mühür, bir arazi bağışı ile ilgili bir çivili yazılı Hitit tableti, bir din adamı tasvir eden kristal bir heykelcik ve Boğazköy surlarına benzer bir kale kalıntıları bulunmaktadır.
Gözlükule’de çıkarılan eserler Adana Müzesinde sergilenmektedir.

Donuktaş

Tekke Mahalesinde bulunan Donuktaş İlçedeki anıtların en eskisi olarak bilinmektedir. Yapı özellikleri ile bir Roma mabedi olması muhtemeldir.
Dikdörtgen şeklinde iç içe bölümleri bulunan çok eski bir yapıdır. Gayet kalın dış duvarların boyu 115 m. yapının genişliği dıştan dışa 43 m. yüksekliği 7 m. kalınlığı 6.60 m. dir. Prof. Dr. Nezahat Baydur un yürüttüğü kazı çalışmalarından, bu yapının tapınak olduğu anlaşılmıştır.
Donuktaşı gezen gezginlerden Sefir Barbaro, 1545 yıllarında yazdığı eserinde buranın bir saray olduğunu yazar. Hollanda nın Tarsus Konsolosu Barker, 1835 de yazdığı Kilikya adlı eserinde Donuktaş bir kral ailesi mezarıdır. Fakat Serdanapol ın mezarı değildir. Çünkü Serdanapol Ninova da yakılmıştır demektedir. Donuktaş bazı kitaplarda da Jupiter Mabeti olarak geçmektedir.
Bir efsaneye göre Donuktaş bir hükümdarın sarayı olup Gözlükule üzerindeymiş, Hükümdar burada kızı ile yaşarmış, zamanın peygamberi bu hükümdara darılarak sarayına tekme vurmuş, Saray ters dönerek yuvarlanmış ve bugün bulunduğu yere düşmüş.

Roma Yolu

Sağlıklı Köyü Tarsus’a 15 km. uzaklıkta olup, köyün yukarı dağlık kısmında ana kaya üzerinde taş levhalarla döşeli Roma yolu vardır.
Roma yolu yüksek bir yerde olup, buradan Tarsus ve civarı sahile kadar görülebilmektedir.
Yolun genişliği yaklaşık 3 metredir. 3 km. lik kısmı sağlam durumdadır. Yolun her iki tarafında bulunan korkuluk duvarı yol boyunca devam etmektedir.
Yol güzergahı üzerinde Roma ve Bizans devirlerine ait mezarlar ve yolla ilgili yazılı onarım kitabeleri bulunmaktadır.
Sözkonusu bu roma yolu üzerinde kemerli bir yapı vardır. Bu kapının zafer takı ve kilikya sınırlarının başlangıç yeri olduğu veya sınır kapısı olarak yapıldığı tahmin edilmektedir. Tek sıra kesme taştan yapılan kapının genişliği 8.80 m. yüksekliği ise 5.20 m. dir.

Makam-ı Şerif Cami Danyal Peygamber Kabri

Bu caminin içinde Daniyal Peygamberin makamının bulunmasından dolayı Makam-ı Şerif Cami olarak da anılmaktadır. Bulunduğu mahalleye ismini vermiş olan Makam Camii , bu gün müze binası olarak kullanılan Kubat Paşa Medresesi’nin 10-15 m. kuzeybatısında yer alan ana mekanı dikdörtgen planlı, tonozlu ve kemerlidir. Makam-ı Şerif Camii merkezinde 1857 yılında yapılmıştır.
Yeni bir bölüm de eklenmiştir. Yeni yapıdan eski kısma üç kapı açılmakta ve üç basamakla ana makama inilmektedir. Burası basık bir kubbe ile örtülüdür. Mihrabı düz ve sadedir. Doğusunda Daniyal Peygamberin kabri yer almaktadır. Bu nedenle camiye “Makam Camii” adı verilmiştir.
Daniyal Peygamber 2. Babil Kralı Nebukadnesar (M.O 605-562) zamanında yaşamış, Yahudileri Babil esaretinden ilmi ve kehanetleriyle kurtarmış bir peygamberdir. Rivayete göre;
Babil Kralı rüyasında İsrailoğullarından gelecek bir erkek çocuğun kendi tahtını sarsacağını bildirmesi üzerine israiloğulların dan doğan erkek çocukların öldürülmesini emretmiştir. Bu nedenle Daniyal Peygamber doğunca onu dağ başında bir mağaraya bırakmışlardır. Mağarada bir erkek ve bir dişi aslan himayesinde büyüyen Daniyal, delikanlı olunca kavmi arasına karışmıştır. Bir kıtlık senesinde Tarsus’a davet edilen Daniyal Peygamber’in Tarsus’a gelmesiyle birlikte bolluk olmuş. Bu nedenle Daniyal Peygamber Babil’e geri gönderilmemiş, ölünce de Tarsus’ta şimdiki Makam Camiinin bulunduğu yere gömülmüştür.
Hc.17. yılında Hz. Ömer devrinde Tarsus fethedilince, Daniyal Peygamberin mezarı açtırılmış burada büyük bir lahit içerisinde altın iplikle dokunmuş kumaşa sarılı gayet uzun boylu bir ceset görülmüştür. Başından geçen maceraların sembolü olarak parmağındaki yüzüğün taşına biri erkek olan iki aslanın arasında genç bir çocuk, dişi aslan onu yalıyor şeklinde işlenmiştir. Cesedin yahudiler tarafından çalınmaması için, Hz. Ömerin emri üzerine önceki yerine gayet derince defnettirilip üzerinden de Berdan Nehrinden gelen ufak bir çayın suyunu kabrin üzerinden geçecek şekilde akıtıp hiç kimsenin kabre el sürmeyeceği şeklinde emniyete alınmıştır.
Nitekim caminin son tamiratı sırasında çok derinlerde caminin arka ve alt kısmında suyun giriş yerinde gayet kalın ve gayet muntazam mazgal demirleri çıkmıştır. Daniyal Peygamberin cesedi, bu mazgallardan geçen suyun çok aşağısındadır.

Şahmeran Hamamı

Yeni Vakıf İşhanı’nın yanında, Kızılmurat Mahallesinde yer almaktadır. Romalılardan kalma bir hamam temeli üzerine Ramazanoğulları tarafından yapıldığı söylenir.
Roma döneminden kalan hamam Altından Geçme’nin uzantısı, Eski Hamam’ın olduğu yere kadar uzanır. Kapının yanındaki kitabede H. 1290, M. 1873 yılında onarım gördüğü yazılıdır. Mahmut paşa Vakfı olarak bilinir. Restore edilerek halkımızın hizmetine sunulmuştur.
Efsanevi Yılanlar Padişahı Şahmeran’ın burada kesildiğine ve kanının bu hamamın duvarlarına sıçradığına inanıldığından “Şahmeran Hamamı” da denir.
Plan şeması dört eyvanlı tipe giren Eski Hamam, yapılan değişikliklerle eski durumunu kaybetmiş, sıcaklık ve havlet kısımlarından oluşmuştur. Halk arasında şah meran olarak bilinen Hamam, kuzey güney arkasında olup, dikdörtgen plan ihtiva etmektedir. Duvarları moloz taştan inşa edilen yapı genel olarak Türk hamamı özelliklerin göstermektedir.
Soyunma yeri, ılıklık, sıcaklık ve külhan bölümünün üzeri kubbe ile örtülüdür. Ayrıca 10 ahşap loca ve ortada sonradan betonla çevrilmiş bir havuz vardır.

Meydancık Kalesi

Gülnar’ın 10 km. güneyinde Tırnak köyü yakınında sarp bir tepenin 750 m. uzunluğunda ve 150 m. genişliğindeki düzlükte yer alır. 1971 yılından buyana Fransız arkeologlar tarafından arkeolojik kazı ve araştırmalar yapılmakta ve yöre tarihi ile ilgili önemli bulgulara ulaşılmaktadır.

M.Ö. 7. ve 6. yüzyılda Luwiler’in kral ailesi kenti, M.Ö. 5. ve 4. yüzyılda Persler’in, M.Ö. 3. ve 2. yüzyılda da Mısırlılar’ın garnizonu olarak iskan edilen kale, bir süre terk edilmiş ve sonradan Geç Roma ve Bizans dönemlerinde yerleşim merkezi olarak tekrar iskan edilmiştir.

En önemli arkeolojik kalıntıları anıtsal kapısı, tepenin doğu eteğinde bulunan mezar, Pers kabartmaları ile kazı sırasında çıkan ve Silifke Müzesi’nde sergilenen Helenistik Çağ’a ait sikkelerin çıkarıldığı konak kalıntılarıdır. Kayaya oyulmuş mezar odasındaki kitabede, kalenin adı Kirshu olarak verilmektedir. Bu yerleşimle ilgili benimsenen görüş, kale Babil Kralı Neriglissar (M.Ö. 559-556) zamanında Pirindu Kralı Appuashu’ya aittir. Daha sonra Neriglissar tarafından ele geçirilerek yıkılmıştır.

Meydancık Kale, Anamur ile Silifke arasında yer alan, tarihi çağlarda önemli bir liman kenti olan Aydıncık’tan gelen tarihi yolu kontrol eden en büyük kaledir.

Mamure Kalesi

Silifke – Anamur karayolu üzerinde, Anamur’un 6 km. güneydoğusunda deniz kenarında yer alan Mamure Kalesi’nin oturumu 23.500 m² dir.
M.S IV. Yüzyılda Romalılar tarafından yapılmış olan kale, sonraları Bizanslılar ve Haçlılar zamanında genişletilmiştir. Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat tarafından 1221 yılında ele geçirildiği sırada yıkılan kalenin yerine bügünkü kale yapılmıştır. Daha sonra burası Karamanoğulları ve Osmanlılara geçmiştir. Bir kervansaray görünümünde olan Mamure Kalesi, en iyi korunmuş Anadolu kentlerinden biridir. Kuleler, surlar, mazgalları ile hala ayaktadır.
Kalenin beden duvarının üzerinde bulunan tek kitabede 1450 (Karamanoğlu İbrahim Zamanı) tarihi yazılıdır. Şikari tarihine göre Anamur ve Taşeli’nin Kagırler tarafından zapt ve harap edilmesi üzerine Karamanoğlu Mahmut Bey (1300-1308) 36.000 kişilik ordusuyla düşmanı bozguna uğratıp, kaleyi ele geçirmiş, mamur edip, adını Mamuriye koymuştur. kaydı geçer.
Bir hendekle çevrili bulunan 36 kuleli kale, üst avludan oluşmuştur. Batı avlusunda halen ibadete açık, onarım görmüş tek minareli tarihi bir cami bulunmaktadır. İki bölümden oluşan kalede, iç içe iki sur ve surlar üzerinde kaleyi bütünüyle dolaşan ve bir taraftan bir tarafa geçişi sağlayan burçlar arasında bir yol vardır. Bu yıl üzerinde 35 normal, 4 büyük olmak üzere 39 kule bulunmaktadır.

Harita 

Benzer Yazılar::